Yaşadıklarımdan: Mayıs 2016

İznik Ultramaratonu 2016

8 yorum


16 Nisan 2016 Cuma gecesi saat 00:00'da, Türkiye'nin beşinci büyük gölü olan İznik Gölünün (Van, Beyşehir, Tuz, Eğirdir, İznik. Yarışmalarda çıkarsa artık biliyorsunuz) etrafının dönüldüğü İznik Ultramaratonuna katıldım. 
http://www.iznikultra.com/



Beşinci büyük göl, İznik Ultra'nın da beşinci senesi, benim üçüncü. Topladığınızda 13 eder. Benim göğüs numaram da 31 idi. 13-31. Topla şimdi, 44. Neyse...

Geçtiğimiz kış sezonunu dağcılık ile geçirdim. Burak SARAL'ın (Kampist) organizasyonunu yaptığı paket bir programa dahil oldum. 5 zirve yaptım. (4 tanesi 3000 metre üzeri Hasandağ, Medetsiz, Erciyes, Aladağlar-Emler, 1 tanesi 2543 m Uludağ büyük zirve ve küçük zirve) 

Erciyes Dağının Zirvesinden 

Ultramaratonun dağcılığa, dağcılığın da ultramaratona ne kadar katkısı olduğunu birebir yaşayarak görmüş oldum. İkisinin ortak katkısı olarak söyleyebileceğim en önemli madde; mental ve fiziki zorluklara dayanıklılık.

Ultramaraton sayesinde gelişen kondisyonumun dağcılığa katkısı oldu. Dağcılık sayesinde de yüksekliğe alışarak 2000 metre üzerinde geçen ultramaratonlara daha kolay uyum sağlamayı hedefledim. İlk testi 21 Mayıs'ta RunToSky'da yapıcam.

Adet Olduğu Üzere Mazeret ve Ağlama Bölümü

Öncelikle elektrikler kesildi, o yüzden bu yarışa iyi çalışamadım. Dağcılık faaliyetleri sebebi ile kışın koşu antrenmanlarımı bir program dahilinde yapamadım. Çünkü üç haftada bir bi dağa gidiyorduk. Hatta sadece canım sıkılınca ya da kafamı dağıtmak için çıkıp koştum. Bir-iki yarışa katıldım.

Iznik Ultraya bir buçuk ay kala tekrar Bahar hoca (SAYGILI) ile anlaştım ve düzenli koşularıma başladım. Koşmaya başladığımdan beri (iki buçuk yıl önce) yarışlar için antrenman programlarımı Bahar hoca yazar. Bu sene UTMB'de koşacağım. Dolayısı ile Bahar Hoca ile devam edeceğim.

Yarış Yarış öncesi İlker (LAÇALAR) ile bir zaman planlaması yapmaya çalıştık. Bir önceki sene tamamını birlikte koşmuş ve 18:40 saatte bitirmiştik. Bu sene yapılan ilave nedeni ile 19:40 saatte bitirebileceğimizi, eğer kendimizi biraz geliştirebildiysek de 19:00 saatin altında bitirebileceğimizi düşündük. Tabiki yine evdeki hesap İznik Ultra'ya uymadı.

Cuma günü İznik'e Burak (KILIÇ) ile beraber gittim. 2014 yılındaki yarışın tamamını Burak ile koşmuştum. Çok dayanıklı bir ultracı. Çok az antrenman yaparak rahat rahat 100 km üzeri koşuyor. Bu yarışa da yoğun olmayan bir antrenman programı ile hazırlandığını, başlangıcı yavaş yapıp sonlarda yorulmadan koşarak ilerlemeye çalışacağını söyledi. Bir başka evdeki hesap ile çarşı modeli :) Tam olarak bu taktiğine uyamamış olsa da çok iyi koştu ve yaş grubunda ikinci olarak kürsüye çıkmayı başardı.

Cuma öğleden sonra İznik’e Burak ile ulaştık. Çadırları kurarak kamp alanına yerleştik. Her sene olduğu gibi yine organizasyonun kamp alanında, çadırda kalmayı tercih ettim. İlker LAÇALAR da benimle kaldı. Göl manzarasında ağaçların altında, mis gibi bir havada kamp atmak çok keyifli oluyor. Tek problem faaliyet alanındaki müzik sesi, ama ona da bir süre sonra alışılıyor. Zaten gece müzik olmuyor. Kampın yarısında tanıdık dostlar vardı. Çekmeköy koşu grubumuzdaki diğer arkadaşlarım da çok kıskanç oldukları için, hepsi beni kıskanmışlar ve erkenden gelip kamp alanına çadırlarını kurmuşlardı :))


Yarış brifingini dinledik. Caner parkurdaki değişikliklerden bahsediyordu. Geçen seneki sürelerimizden bir saat daha uzun sürebileceğini, patika ayakkabısının şiddetle tavsiye edildiğini, özellikle yeni açılan Narlıca-Müşküle arasının asfalttan arındırılıp patikaya dönüştürüldüğünü söylüyordu. Bunu söylerken yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunu fark ettim ama o an için bi anlam veremedim. Patika patikadır. Koşarsın gider! Zamanı gelince nedenini anladım.

 Yarıştan yarışa görebildiğim arkadaşlarımla görüşüp sohbet ederek vakit geçirdim. Fotoğraflar çekildik. Emre TOK’tan (Raidlight) yarışta taşımak üzere katlanır bardaklardan bir tane aldım. Taşıması ve kapladığı yer açısından çok avantajlı.

Akşamüzeri sekizden ona kadar çadırda uyumaya çalıştım. Sonra da hazırlanıp start noktasına gittim. Foto çekildik, sonra biraz daha foto çekildik, çektik, çektirildik…       







Başlangıç – Dikilitaş arası (0 - 9 km)

Yarış için bu sefer ilk defa Çekmeköy grubu arkadaşlarımla beraber en ön sıraya geçtik. Çok güzel kareler yakalanmış. Ömür boyu unutamayacağımız güzel anılardan biri olarak kalacak bu kareler.

Cuma gece yarısı saat tam 00:00’da start verildi ve yarış başladı. Aykut ile Faruk en önden gidiyordu. Biz de 5-6 arkadaş hızlı bir çıkış yaparak arkalarından gittik. Geçen sene İlker ile bundan daha yavaş bir çıkış yapmıştık. Hatta ilk 30 km kadar hiç kasmadan sakin bir tempo ile gitmiştik. Bunun etki ve değerlendirmesini en son yapacağım.

Dikiltaş – Boyalıca arası (9 - 25 km)

İlk kontrol noktası olan Dikilitaş’a çok rahat ve sorunsuz geldik. Merdivenlerden inip hemen yukarı çıkıp devam ettik. Gecenin bir yarısında, ışıklandırılmış hali ile uzaktan görüntüsü çok güzeldi. Bir süre Dikilitaş’a bakarak koştum.

Yücel kadar olamam tabiki ama, onun da affına sığınarak, bir iki tarihi bilgi de ben ilave edeyim dedim yazıma. Dikiltaş, İznik (Nikaia)-İzmit (Nikomedia) arasındaki tarihi Roma Yolu yolu üzerindeymiş. 2014 yılında tersten (o zamana göre düzden) koştuğumuzda parkur bu yolun taşlar ile kaplı küçük bir kısmının da üzerinden geçiyordu. Dikilitaş (obelisk) MS 1. Yüzyılda, İznik kapılarını yaptıran Cassius Chrestus’un yeğeni tarafından, Cassius Asklepiodotus’un oğlu Cassius Philiscus anısına yaptırılarak dikilmiş. Taşın üzerinde Philiscus'un 83 yaşında vefat ettiği yazılı.

Boyalıca’ya da yüksek bir tempo ile geldik. Boyalıca’ya kadar zaten yarışın en kolay bölümleri idi. Geçen seneye göre zemin daha kuruydu. Öndeki Aykut ve Faruk artık görünmüyordu. Mehmet ARSLAN bir süre arkamızdan geldikten sonra bizim gazımızdan! önümüze geçip yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. O gazla da yarışı ikinci bitirmeyi başardı.

Artık ben, İlker LAÇALAR, Tolga GÜLER, Özgür ÖKTEM, Ali DÜZDAŞ, Adem ŞENGÜL olarak 6 kişi koşuyorduk. Adem’in ağrıları artınca Ilıca’dan sonra yavaşlayıp bizden ayrılacaktı. Tarlaların arasından geçerek Ilıca’ya da ulaştık.

Boyalıca Ilıca Arası (25 - 36 Km)

Boyalıca’dan çıktıktan sonra evlerin arasından geçip patikaya daldık ve ilk tırmanış etabına geldik. Geçen seneye göre daha rahat bir tempo ile tırmandık. Tırmanma bölümü bitince arkadan gelen bir iki arkadaşımızı beklerken Güven GÜÇLÜTÜRK yanımızdan geçti. Sanki düz yolda koşuyor gibiydi. Tırmanma konusunda oldukça iyi. Bu sene gerçekten çok büyük emek verdi bu işe. Sonuçlarını da alıyor. Biz iniş bölümünde biraz tempomuzu düşürdük.  

Ilıca – Anaçayırı - Örnekköy arası (36 - 51 - 55 Km)

Anaçayırı’na varmak biraz sabır istiyor. Belki benim için öyledir. Bilemiyorum. Havanın aydınlanmaya başlamak üzere olması, son bölümlerin düz ve nispeten sert zeminden gidiyor olmasındandır belki de…

Örnekköy’e yaklaşırken yollar biraz değişmiş. Koşarken buralardan geçmeye gerek var mıydı diye düşündük. Kontrol noktasına yaklaşırken tarlanın birindeki bir köpek zincirini koparmış bir şekilde kenara doğru yaklaştı. Ama kalabalık olunca üzerimize gelmedi. Köpek daha sonra arkamızdan gelen Aytuğ’a, bu duruma ne kadar sinir ve gıcık olduğunu, bizzat yanına kadar gelerek ifade etmiş.

Örnekköy – Sölöz Burnu – Sölöz (55 – 67 – 70 Km) 

Örnekköy istasyonunda dropbaglerimizi alıp üzerimizdekileri değiştirdik. Bazılarımız tüm kıyafetlerini değiştirdi. Murat AKKAYA, Mert DERMAN, Serdar ÜNALAN ile gönüllü arkadaşlar burada bize çorba ikram edip yardımcı olarak moralimizi arttırdılar. Murat gibi yüzünden gülümseme ve pozitif enerjisi hiç eksik olmayan, Mert gibi yazılarını, yarışlarını ve Ilgaz KURUYAZICI ile yayınladıkları podcastlerini takip ettiğimiz ve çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı bize destek verirken görmek moralimizi çok arttırdı.  

Sanırım bunların da etkisi ile Örnekköy’de epeyce vakit geçirdik. O kadar uzun durmuşuz ki arkamızdan gelen en az beş kişiyi daha burada karşılayıp konuştuk. Sonra artık yeter diyerek hazır olanlar önden yavaş yavaş koşmaya başlayarak ayrıldık.


Örnekköy’den sonra Sölöz’e kadar düz bir parkurda ilerledik. Örnekköy’de gün aydınlanmaya başlıyor. Sonrasında da gölün yanında kilometrelerce koşarak güneşin ilk ışıklarını yakalayıp seyrediyorsunuz. İnsan yeninden doğmuş gibi hissediyor. Murat da bir süre bize asfalttan arabasıyla eşlik edip fotoğraflarımızı çekti.




Sölöz burnu, sadece zaman kaydının tutulduğu bir ara kontrol noktası. Bu bölüme gelmeden önce, Alper DALKILIÇ selam vererek çok sakin ve sabit bir tempo ile gelip yanımızdan geçip gitti.

Sölöz – Narlıca Arası (70 - 88 Km)

Sölöz köyü en sevdiğim kontrol noktalarından biri. Biraz da asıl mücadele bundan sonra başlıyor diye düşündüğüm için olabilir. Bu köyün çıkışında bulunan dört katlı ahşap ve kerpiçten yapılan binanın hala ayakta olabilmesi insanı hayrete düşürüyor.

Sölöz’den çıktıktan sonra ilk uzun tırmanış başlıyor. Bir taraftan havanın ısınmaya başlamış olması, biraz da tırmanmanın etkisi ile bulduğumuz her çeşmede kafamızı yıkayıp su içmeye başladık. Manzara her zamanki gibi çok etkileyici idi. Tırmanmak ise her zamanki gibi zorlayıcıydı. Geniş orman yollarında, ağaçların arasında, kuş sesleri ve akarsuların sesini dinleyerek gitmek, bu işi neden yaptığımızı hatırlatıyor. Ben de hatırlamaya çalıştım. Tırmanırken neden yapıyorum böyle bir işi dedim kendi kendime. Sonra ormanın yeşiline baktım. Tekrar sordum, neden diye. Tekrar baktım. Hmm dedim.

İnişte yine tempomuz biraz düşük oldu. Koşuyorduk ama ayaklarımızı nazlı nazlı atıyorduk. Sonra arkamızdan şimşek gibi koşarak Aytuğ geldi. Birbirimizi baltaladığımızı, herkesin kendi temposunda koşması gerektiğini söyledi. Yarışın kalan kısmında Aytuğ da bizimle koştu ve finisihe kadar 6 kişi devam ettik.

Aytuğ’un aramıza katılması bizi ateşledi. Tempomuzu arttırdık ve Narlıca’ya vardık.

Narlıca – Müşküle Arası (88 - 97 Km)

Geçen sene Narlıca’ya İlker ile beraber, 50 km koşacak grubun startından önce vardığımız için kalabalık bir grup bizi karşılamıştı. Bu sene başlangıç 1.5 saat erkene alınınca 50 km koşan arkadaşları son km’lere kadar göremedik.

Narlıca kontrol noktasında anlatmam gereken bir mevzu daha oldu. Sıcakta yüksek bir tempo ile aşağıya doğru koşarken adrenalin oldukça yükseliyor. Birçok şey düşünüyorsunuz. Sakatlanmamaya çalışmak, düşmemeye, bağları zedelememeye çalışmak gibi şeyler geliyor aklınıza. İstasyona vardığımızda gönüllüler hemen bizimle ilgilenmeye başladılar. Bir taraftan da genel bilgiler veriyorlardı. Öndeki arkadaşlar, önümüzdeki parkurun zorluğu vb. gibi. Benim ise kafam çok başka yerlerde olduğundan söylenenleri o an için hiç anlamadım. Koşmaya başladıktan sonra kafamda dönmeye başladı. Ama artık anladığım şey ile anlatılan şeyler arasında yüz seksen derece fark vardı. Kafamdan hikayeler yazmaya başlamışım. Aytuğ’a da kafamda canlandırdığım şeyleri anlattım ama yarıştan sonra mevzuyu anlayınca kendi kendime çok kızıp düzeltmeye çalıştım. Biraz daha sakin kalıp biraz daha dünya ile bağlantıyı kesmeden koşmaya çalışmam gerekiyor.

Narlıca çıkışında asfalttan ayrılıp hafif tırmandıktan sonra parkurun yeni bölümüne geliyorsunuz. Bu yeni bölüm var yaa… Bence güzel olmuş diycem ama kulaklarımı çınlatırsınız diye diyemiyorum. Rollercoaster gibi, inişli-çıkışlı, dönüşlü, düşüşlü, kalkışlı. İsviçre’nin Alp Dağlarında 200 km, 11.400 metre (Swiss Irontrail T201) tırmanışlı bir parkuru tek etapta koşup bitirmiş birisi olarak, yarışın bu 10 km’lik bölümünün zor olduğundan falan bahsetmek benim için biraz ayıp olur. Hatta çok kısa olmuş bile diyebilirim. Bundan çok daha zor yarışlarda koşmuş arkadaşlarımız var.


Ama hayatında ilk defa 50 km’lik ultramaraton yarışına katılacak arkadaşların ilk km’lerinde böyle bir hoş geldin ile karşılanması, yarışa güzel bir hava katmış :) Ultramaraton koşmak gibi bir niyetiniz var ise bu tür şeylere takılmayın. Hepsi bitiyor, geçiyor, gidiyor. Yeter ki ilerlemeyi bırakmayın.

Müşküle’ye kaybolmadan, işaretleri kaçırmadan vardık. Parkurun hiçbir yerinde yanlış yola girmedik. Özellikle Narlıca sonrası yeni bölümde kolumuzdaki Suunto'ların çok faydası oldu. Ne tarafa dönmemiz gerektiğini öncesinde görebiliyorduk. Waypoint'leri de önceden işlemiştik. Çoğumuzun kolunda da olunca birbirimizin saatleri ile mesafeyi, yüksekliği, gideceğimiz yönü karşılaştırıyorduk. Hiç bir yerde sapma olmadı.

Müşküle - Süleymaniye arası (97 - 108 Km)

Müşküle’de biraz birşeyler atıştırdık. Tek hatırladığım sıcaktan dolayı çok su içtiğim ve göbeğimin şiştiği, fotoğraflarda fil yutmuş yılan gibi çıkacağımı düşündüğüm idi. Murat, Mert, Serdar yine burada bizi karşıladı. Bize moral verdiler. Bir süre burada oyalandıktan sonra tekrar yollara düştük.


Müşküle sonrası ikinci dik çıkışa geldik. Sıcak zorladı ama sanki daha çabuk bitti gibi geldi. Zaten 6 kişi koşunca geyik yapmaktan sıkılmaya fırsat kalmıyor.  Süleymaniye’ye yaklaşırken yine Murat karşıladı bizi.

Süleymaniye – Derbent (108 - 123 Km)

Süleymaniye’de yiyecek yoktu. Sadece su vardı. Murat bize soda ve ayran aldı. Çok iyi geldi. Güven de burada yarım saattir bizi bekliyormuş. Onu da alıp 7 kişi beraber koşmaya başladık. Derbent’e kadar biraz sert bir zeminden çoğunlukla yürüyerek gittik.



Son bölümleri daha yumuşak zeminden ve daha keyifli bir parkurdan oluşuyor.

Bu arada ben yazmaktan yoruldum. Siz okumaktan yorulmadınız mı yahu?  Koştuk, yürüdük, koştuk, yürüdük Derbent işte.

Derbent – Finish (123 - 139 Km)

Müşküleden beri beslenemeden geldik. Müşküle'de de masa biraz zayıftı. Süleymaniye sadece su istasyonu olmuş. Açıkçası istasyonlarda biraz daha çeşitli ve fazla yiyecek olmasını beklerdik. Önceki seneler öyleydi. Masada az görünce az yiyorsunuz. Bu da enerjinizi daha dikkatli harcamak durumunda bırakıyor. Derbent’e gelip masayı görünce sandalyelere çöktük kaldık. Yavaş yavaş, sindire sindire yedik. İçtik. Kaçtık. Güven bize gitmemizi, biraz dinlenip arkadan geleceğini söyledi. Devam ettik.


Artık inişe geçmiştik. Arkadakiler ile aradaki mesafeyi bilmiyorduk. Önümüzde İhsan abinin olduğunu biliyorduk. Yarışın da bitiyor olmasının verdiği enerji ile 6- 6.30 pace ile gitmeye başladık. Son 5-6 km kala Tolga önde İhsan Abiye yetişmiş. Bizim grubunda az arkada olduğunu duyunca basıp gitmiş. Biz yetiştiğimizde görünüyordu ama bir kişi daha geçmenin bizim için önemli olmadığını, önemli olanın hep birlikte bitiş çizgisinden kolkola geçmek olduğunu düşündük.

6 kişi birlikte koştuğumuz için, bize yakın koşanlar, kontrol istasyonlarında doğal olarak bizimle olan mesafelerini sorgulamış. Bizi geçmeleri demek, sıralamada altı basamak birden yükselmek demek olacaktı. Ya da bizim onlardan birini geçmemiz durumunda altı basamak birden düşmüş olacaklardı. Bizim için bir kişinin bizi geçmesi, ya da bizim bir kişiyi geçmemiz çok da önemli değildi. Önemli olan hep birlikte keyif alarak bu heyecanı yaşamaktı. Bunu da başardık.



Ayrı koşsaydık eminim arkadaşlarım çok daha kısa sürede bitirebilirdi.  Son bölümde de biraz erik topladıktan sonra tempomuzu düşürüp, bize seslenenleri selamlayarak ilerledik. 20 saat 28 dakikanın sonunda kolkola bitiş çizgisini geçtik. Önümüzde 6 kişi varmış. Dolayısı ile 7,8,9,10,11 12. olarak sıralandık. Ve bitti :)

Sonuçlar için:
http://racetecresults.com/results.aspx?CId=16389&RId=108

Grup koşmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da olduğu kesin. Örneğin bir çeşmeye vardığınızda 6 kişi sıra ile su içiyordu. Bi kontrol noktasında 6 kişi birden beslenip sularını doldurup dinlendikten sonra çıkıyorduk. Tek tek tuvaletimiz geliyordu, grup durmasa da yavaşlayıp onu bekliyordu. Benim tahminim bu tür sebeplerden 30-40 dakika kadar kaybımız oldu. Ama bu kadar uzun bir yarışta çok da umursanacak bir süre değil bu.

2015 ile 2016 arasındaki fark net olarak görülüyor. 


Beraber yaşadığımız anılar, bu 30-40 dakikadan çok daha değerli olup bizim grubumuzu birbirine bağlayan dostluğu güçlendirdi. Bu açıdan arkadaşlarıma bu güzel anıları benimle paylaşıp hayatımın bir parçası oldukları için minnettarım.

Genel olarak benim ilk göz ağrım ve koşmaktan her zaman büyük keyif aldığım bir organizasyon. Burada emeği geçen ekiplere, gönüllü arkadaşlarıma, alkışlayan tüm ellere çok teşekkür ederim. Onlar sayesinde bu güzellikleri yaşayabiliyoruz, böyle bir yarışta sınırlarımızı test etmeyi başarabiliyoruz. Sağolsun, varolsunlar. 

Bu gölün etrafını koşarak dönmek, ne saçma di mi? Olacak iş değil. Ama biz yaptık :)